Fatih'in İlk Yazısı

Fatih'in İlk Yazısı
18/05/2021

Vize işlemleri için belge toplamayla, Ankara’yla ve vedalarla geçen 1 ayın sonunda tarihler artık İspanya’ya gitme vaktini gösteriyordu. 17 Mart Çarşamba günü İstanbul-Madrid seferi için 08.30’da havalanacak uçak bizim uçağımızdı. Ailemle vedalaşmış, bagajlarımı teslim etmiş ve biraz heyecan, biraz mutluluk, biraz tarif etmenin çok zor olduğu iç burukluğu hissi —vedaları gerçekten hiç sevmiyorum— ile uçağımıza doğru yürümeye başlamıştım. Havaalanı’nda son gördüğüm yazı olan ‘’Güle Güle!’’ muhtemelen çok uzun bir süre boyunca şehirde göreceğim son Türkçe yazı olacaktı. Check-in yaparken şansıma cam kenarı gelmişti ve bundan dolayı ekstradan keyifliydim. 

Fatih2   Dünya haritasının üzerinde uçağımızı izleyerek, denizlere, adalara ve dağlara bakarak geçen su gibi bir 4.30 saat sonra Madrid’e ulaştık. Oldukça keyifli geçen bu yolculuktan sonra yapmamız gereken şey Atocha Tren Garı’na gitmek ve birkaç saat sonra kalkacak olan Sevilla trenine binmekti, ancak bunun için gara ulaşımı öğrenmemiz gerekiyordu ve internetimiz yoktu. Havaalanı’nda wifi noktasını bulduktan sonra ilk iş sevdiklerimizi aradık, sağ salim ulaştığımızın haberini verdik, ve merak etmemeleri gerektiğini söyledik.

Bir de, GİDYO’ya bir selfie attım.  Çünkü bundan sonraki süreçte hattımızın ve internet durumumuzun nasıl olacağını bilmiyorduk, tek bildiğimiz Los Portales’te bütün hatların çok iyi çekmediği, ve kesinlikle ‘’Movistar’’ almamız gerektiğiydi. Bu sırada bir yandan Sena ile sohbet ederek ilk izlenimlerimizi paylaşıyorduk. Derken, yandan bir ses ‘’Türk müsünüz?’’ dedi ve İspanya’da yaşayacağımız muhteşem tesadüflerden ilkini burda yaşadık. Konuştuğumuz kişi 2009 ODTÜ mezunu bir adamdı ve sohbet ettikçe Sena ile bir ortak tanıdığı olduğunu öğrendik, yolculuk giderek daha fazla sürprizlerle dolu olmaya başlamıştı. Ondan gara gidebilmek için metro bileti alma, otobüs numaraları vb. gibi çok yararlı bilgiler öğrendikten sonra Uber fiyatları uygun geldiği ve elimiz biraz ağır olduğu için Uber’le gitmeye karar verdik ve arabamızı beklemeye başladık. Burada gözlemlediğim ilk şeylerden birisi toplu taşıma araçlarında oldukça fazla kadın şoför bulunmasıydı. Bu Türkiye’de pek sık rastlanmayan bir şey. Otobüsler, metrolar, taksiler kadın şoförlerle doluydu. Derken, arabamız geldi ve tabii ki şoförümüz de bir kadındı. Daha öncesinde Memrise’dan öğrendiğim birkaç cümle ve kelimeyle iletişim kurmaya ve sohbet etmeye çalıştım ancak İspanyolların inanılmaz hızlı konuşmasıyla ilk kez burda tanıştım diyebilirim. Çok fazla iletişim kuramasak da o ana kadar karşılaştığımız her insan o kadar yardımseverdi ki içim bir an önce İspanyolca öğrenme aşkıyla doldu.

Madrid’i seyrederek gittiğimiz güzel bir yolculuktu. Dikkatimi çeken ilk şeylerden birisi çok fazla camda asılı olan ve üzerinde siyah yas işareti bulunan İspanya bayrağıydı. Bunun ne olduğunu merak ettim ve daha sonrasında araştırmak üzere aklımın bir köşesine yazdım. Tren garına vardığımızda kelimenin tam anlamıyla güzelliğinden mest olduk. Atocha, içinde kuşların uçtuğu, çok fazla ağacın olduğu, peyzajı güneşe göre değişen ve her saatte harika bir seyir zevki yaratan bir tren garıydı.  Uzun bir süre garı seyrettikten ve büyülendikten sonra trenimize 1.30 saat olduğu için tren garı çevresinde biraz dolaşmaya karar verdik ve bir telefon dükkanı bulduğumuzda hat almaya karar verdik. Bu, bizim için yine kolay olmayan bir maceraydı, çünkü satıcı adam da İngilizce konuşamıyordu ve biz derdimizi anlatabildiğimizi sanmışken öyle olmadığını çok geç anladık. Defalarca ‘’Movistar hat satın almak istiyoruz.’’ dememize rağmen bize başka bir hat verdi. Dolayısıyla Los Portales’e gittiğimizde sadece 1-2 yerde çekecek olan bir hattı satın almış bulunduk.

Daha öncesinde Los Portales’te gönüllülerden sorumlu olan Neus ile de konuştuğumuz üzere, Sevilla’da onunla buluşmak için trenimize bindik. Madrid-Sevilla arası o kadar yakın değil ancak tren baya hızlı gittiği için 2 saatte gidiliyor. Bizim için oldukça uzun bir gün oluyordu ve hava hala kararmamıştı çünkü güne başladığımız Türkiye saatinden 2 saat gerideydik. Sevilla, 17 Mart 2021’de, Madrid’e ve Türkiye’ye göre oldukça sıcaktı. Hemen üzerimden sweat’imi çıkarıp şehri izlemeye başladım. Bu sırada Neus’un attığı mesajı gördüm, bizi almaya gelecek kişinin komünite üyelerinden biri olan Cris olacağını, kendisinin işi çıktığı için kusura bakmamamız gerektiğini söyleyen bir mesajdı. Daha öncesinde bizi daha rahat bulabilmeleri için attığımız son fotoğraflarımız da ellerinde olduğu için, rahatlıkla Cris’i beklemeye başladık. Derken, Cris olduğunu tahmin ettiğimiz bir adam ve yanında tanımadığımız bir kadın bize yaklaşmaya başladı, biz de onlara doğru yaklaşmaya başladık ve Cris ve partneri Emily ile ilk ânımızı yaşadık. Birbirimize sarıldıktan ve biraz konuştuktan sonra arabaya doğru yürümeye başladık. Eşyalarımızı yerleştirdik ve palmiye ağaçlarıyla dolu Sevilla’yı izleyerek gün içerisindeki son yolculuğumuza başladık. Cris ve Emily bize yolculuk hakkında sorular sorarken fiziksel yorgunluğumun etkisinin yanı sıra uzun bir süre sonra ilk defa İngilizce konuşuyor olmanın verdiği sersemlikle dolu olduğumu hissettim. Ancak yine de her şey inanılmaz keyifliydi.

Cris ve Emily’ye Madrid’de gördüğüm bayrakların ne anlama geldiğini sorduğumda biraz düşündüler ve ‘’Sanırım bilmiyoruz, politik bir şey olabilir, biz Los Portales’te hiç siyaset takip etmiyoruz.’’ Dedi ve 2. ayımın sonunda bu yazıyı yazarken neden bunu dediklerini şu an çok daha iyi anlıyorum. Burayı ve burdaki tüm ritüelleri anlatacağım bir sonraki yazımda bu konuya biraz daha değineceğim.

Yaklaşık 1 saat süren ve müthiş manzaralara eşlik eden araba yolculuğundan sonra Los Portales’e vardık. ‘’Los Portales’’, Türkçede ‘’Kapılar’’ anlamına geliyor ve gerçekten de Los Portales’e girebilmek için 5 tane demir kapıdan geçmeniz gerekiyor. Neden bu kadar fazla kapı olduğunu ve ismiyle bir bağlantısı olup olmadığını merak ederek bu soruyu da zihnimin bir köşesine kaydettim. Los Portales’e vardığımızda bizi karşılayan şey yüzlerce kurbağanın sesiydi. ‘’Bunlar kurbağa sesi, değil mi?’’ diye sorduğumda henüz giriş kapılarından birinin çaprazında bir göl olduğunu ve bazı geceler kurbağaların inanılmaz yüksek sesle ‘’frag’’ladıklarını bilmiyordum, vardığımızda hava çoktan kararmıştı.  Cris ve Emily bize ‘’çok şanslısınız, tam yemek saatinde vardık.’’ derken çantalarımızı dışarı çıkardık ve mutfağa doğru yürümeye başladık. Benim için çok heyecanlı bir andı çünkü oldukça büyük bir mutfakta herkes yemek yerken birden bütün dikkatler üzerimize çevrilmişti. Ama o kadar sıcakkanlı ve mutlulardı ki hemen bize sarılmaya başladılar. Ve burda gerçek İspanyol selamlaşmasıyla tanıştım: daima iki yanaktan da öpüşmek! Bu, benim için, oldukça yabancı olduğum bir selamlaşma şekliydi. Özellikle, 1 yıldır pandemide yaşadığımızı düşünürsek, uçaktan yeni inmiş birine sarılıp öpmek çok absürt bir şeydi. Biz pandeminin başlarında sarılmak gibi müthiş bir şeyden vazgeçmiştik! Bu hissi tekrar hatırlamak beni çölde vaha bulmuş gibi hissettirdi. Dünyanın böyle kaotik olduğu bir dönemde 6 ay boyunca, muhteşem bir doğada, yaklaşık 45 insanla bir arada yaşayacak olmak muhteşem hissettirdi. Ve bu an aklıma hep şu sözle kazındı: ‘’Welcome home.’’ Bu, komünite üyelerinin bizi karşılayış şekliydi ve bütün yorgunluğumu silip atarak yüzümü uzun süre güldürdü. Daha sonrasında gönüllülerden Manon, bizim için ayırdıkları tabakları getirdi ve yemeğimizi sohbet ederek yedik. Sonrasında, babasının Türk olduğunu öğrendiğimiz Fransız arkadaşımız Mathieu bizi odamıza çıkardı ve kısa bir süre bütün bu değişimleri sindirmek için bekledikten sonra dünyanın en güzel uykularından birine yattım.

Fatih Göktürk 18/05/21 Los Portales’ten sevgilerle… DEVAM EDECEK…

Diğer Blog Yazıları
Tüm Blog Yazıları
Web sitemizdeki çerezleri (cookie) kullanıcı deneyimini artıran teknik özellikleri desteklemek için kullanıyoruz. Detaylı bilgi için tıklayınız.
Kabul Et