En İlginç 30 Saat

En İlginç 30 Saat
09/04/2020

EN İLGİNÇ 30 SAAT

poem 7..7.20 Ankara’dan ayrıldığımız 11 Mart 2020 günü Türkiye’nin ilk KOVİD-19 vakasının resmi olarak açıklandığı gün idi. Hepimizin üzerinde sessiz bir gerginlik vardı çünkü saatler sonra Los Portales’e yapacağımız uzun yolculuk başlayacak ve ilk yurtdışı deneyimini yaşayacak iki arkadaş olarak Mert Kaan ve ben ilginç bir deneyime, pandeminin tüm dünyaya korku saldığı bir zamanda ilk adımımızı atacaktık. Ankara’dan ayrılmadan önce tüm hijyen ürünlerimizi temin ettik ve pandemi esnasında yapacağımız yolculuğumuz için hazırlandık. Her gün sınır kapılarının bir diğer ülkeye kapanması içimizde büyük bir korku sebebiydi; İspanya’ya giden uçağımız sınırların İspanya’ya da kapanması vesilesiyle iptal olursa ne yapardık? Bunca mental ve materyal hazırlık ne olurdu? Bunun gerçekçi bir olasılığı vardı elbette çünkü İspanya o tarih için, pandemiden en çok etkilenen ülkeler listesinde ilk sıralardaydı. Bu, denklemde kontrol edebileceğimiz bir değişken değildi o nedenle en iyisini umarak yolculuğa çıkmak için dakikaları saymaya başladık.    

Bizi Ankara’dan İstanbul’a taşıyacak otobüse büyük umutlar, ciddi bir tedirginlik ve sevdiklerimizin AŞTİ kaldırımlarına akıttığı gözyaşlarıyla bindik. Uçağımızın kalkış saatine kadar olan vakit koşturmacayla geçiverdi ve artık uçağa binip de uçak pistten ayaklarını kestidiğinde, aylar süren zorlu hazırlık zamanının ardından, ilk defa İspanya’ya gidiyor/gidebiliyor olduğumu tam anlamıyla idrak edebilmiş oldum. Türkiye’den uzun süre kalkacak en son uçaklardan birinin içinde olduduğumuzu elbette hiç aklıma getirmedim, ben uçaktaydım ve önemli olan da oydu, gerisi pek de umurumda değildi açıkcası. Biz yükseldikçe küçülen şehir silüetleri kendimi tüm o karmaşadan sıyırıp, zihnimle başbaşa kalabilmeme yardımcı oldu; İspanya’ya gidiyordum gerçekten, üzerinden geçtiğimiz Selanik, Napoli ve daha birçok şehir beni İspanya’ya bir adım daha yaklaştırıyordu.

Dört buçuk saat süren uçak yolculuğumuz sona erip de havalimanın kapısından Madrid sokaklarına ilk adımımızı attığımızda “İşte sonunda geldik!” diye bağırdığımı ve Mert Kaan’a sarıldığımı hatırlıyorum. Planımız Türkiye’den ayrılmadan önce rezervasyonunu yaptırdığımız Hostel’e gidip iyice bir dinlenmek ve ardından Madrid’i bir keşfetmekti ama elbette bu çetrefilli yolculukta hesaba katmadığımız başka şeylerin olduğunu bilmiyorduk. İnternete bağlanabildiğimiz ilk anda Güneşköy proje koordinatörü ve biricik dostum İbrahim’den birçok arama ve mesaj olduğunu gördüm. Madrid’in karantina altına alınabileceğini bu yüzden ilk fırsatta Madrid’ten ayrılmamız gerektiğini söylüyordu. Normal şartlarda Madrid’ten Sevilla’ya (Los Portales’in bulunduğu Endülüs şehri) otobüsümüz bir sonraki gündü. Los Portales’teki gönüllü danışmanımız Neus ile iletişime geçtik ve o da bize acilen Madrid’i terk etmemizi tembihledi. Aç, uykusuz, yorgun, internetsiz ve kırkar kilo valizlerimizle Madrid şehir terminalinin yolunu tutmamız böyle oldu. Her ne kadar uykusuzluktan ve diğer tüm etmenlerden dolayı huysuzlaşmış olsak da ben bir an önce Sevilla’ya oradan da Los Portales’e gidip bu yolculuğu bitirmeye çok kararlıydım. Böylesine çılgın bir zamanda, bu denli uzun bir yolculuğu bitirip önümüzdeki bir seneyi geçireceğim yeni evimde yatağıma uzanıp dinlenmek ve bu koşturmacanın bitmesiyle İspanya’da olduğum gerçeğini gönül rahatlığıyla ve sıcak bir gülümseyemeyle karşılamak istiyordum. 

Otobüs biletlerimizi ve hostel rezervasyonumuzu iptal edip, mümkün olan ilk otobüste kendimize yer ayırttık. Otobüsümüze kadar olan vakti güzel bir kafede, tatlı insanlarla İspanyolca, İtalyanca ve İngilizce sohbet ederek ve elbette karnımızı güzelce doyurarak geçirdik. Bütün televizyon kanallarında İspanya başkanının KOVİD-19 hususunda açıklamaları vardı, sokaklarda yürüyen insanlar ziyadesiyle tedirgindi. Ama biz karnımızı doyurmuş olmanın ve ne yapacağımı artık kesinleştirmiş olmanın rehavetini üzerimizde taşıyorduk. Otobüs saatimize kadar etrafta dolaşıp, insanlarla sohbet etmeye devam ettik. Gece yarısından sonra saat birde bindiğimiz otobüs bizi sabah saat yedi civarında Sevilla Plaza de Armas otobüs terminaline indirdi. Neus’la daha öncesinde kararlaştırdığımız buluşma yerine gitmek için bir otobüse binmemiz gerekiyordu ancak o otobüs öğleden sonra saat birde kalkacaktı. Biz de elimizde olan bu vakti, valizlerimizi terminaldeki güvenli bir dolaba kilitledikten sonra, şehri keşfetmek ve güzel bir kahve (günün sonunda toplamda bir değil beş bardak kahve içmiş olduk) içerek değerlendirmeye karar verdik.  Şehrin havası ve insanların samimiyeti bana İzmir’i çok anımsattı. Akdeniz insanı, nerede olursan ol, birbirine benziyor herhalde diye düşündüm. Daha ilk günden evi anımsatan bir sıcaklık kaplamıştı içimi. Castillblanco de Los Arroyos adlı köye saat birde bindiğimiz otobüsle yaklaşık bir buçuk saatte vardık ve Los Portales’ten Jaime bizi oradan aldı. Yarım saat kadar süren bir araba yolculuğunun sonunda Los Portales’i ilk defa kendi gözlerimizle görmüş olduk. Herkes gelmekte olan yeni gönüllüleri heyecanla bekliyordu. 30 saati aşkın uzun ve yorucu yolculuğun ardından, salgını dahi aklıma getirmeden yeni evime adımımı attım. Oraya vardığımız ilk saatlerde de Türkiye’nin İspanya’ya sınırları kapattığını öğrenmiş olduk. Ne kadar kılpayı atlattığımızı görmenin şaşkınlığını anlatabileceğimi sanmıyorum. Bütün o yorgunluğa ve sersemliğe rağmen Los Portales’e varmış olmaktan dolayı çok mutluydum. O gece çok güzel ve rahat bir uyku çektim.

Diğer Blog Yazıları
Tüm Blog Yazıları
Web sitemizdeki çerezleri (cookie) kullanıcı deneyimini artıran teknik özellikleri desteklemek için kullanıyoruz. Detaylı bilgi için tıklayınız.
Kabul Et